Pages Navigation Menu

Gülümseten Hatıralar Dizisi

ANILARINIZ

merhaba mint produksıyon calısanları,
facebook dakı sayfanızda seksenlerden kalan resımlerımızı gondermemızı ıstemıssınz oysaa ben sızee resımden daha degerlı olan annemın anısından bahsetcem.
annemın evlendıgı ılk yıllarda populer olan elektrıklı ev supurgesıı o zmnlar pek kımsede yokmus. nadır ınsanlar elektrıklı ev supurgesı alırlarmıs.neyse nasıp olmus elden taksıtle felann hem annem hem halam aynı model supurgeden aynı gun almıslar.buraya kadar hersey dogal hersey sıradann dımı , asıl iş supurgeyı gormeye gelenn bır grup komsudan sonra baslıyoo, halam komsularına supurgesıyle hava atmak ıcın supurgenın parcalarınıı vıtrındekı cam bardakların arasınaa koyup etrafını cıceklerle susuluyor , komsulara nasıl calıstıgını gosterırkenn bu supurge yalnız halılarda kullanılır gerı kalan kısımda eskı usul temızlenır dıyorr, ( tabı bu esnada bu durumun tersını ıddaa eden annem le de laf cekısmelerı yasanmakta :) vee son olarakk supurgesını odunc ısteyen komsularınaa daa ben supurgeyı verememm bozulurr sızz halılarınızı getırınn dıyorr. uc sokakk asagıdakı komsu teyzee koca koca ısparta halıları tasıyıpp getırıyor
-Gökçe Öztürk

“Anılar”
80″lerde ortaokul ögrencisiydim,
En cok aklima gelen Annem ve Babam heryere beni canta gibi yanlarinda tasirlardi,Nerde bir kuyruk varsa beni siraya sokarlar sen burda bekle biz hemen geliyoruz deyip onlarda baska bir kuyruk”a dalarlardi,
Hic unutmam Sisli Migrosta Sana yag kuyrugu var babam beni birakip kacti daha cocugum gelen önüme geciyor zoruma gitti agladim sira bana geldi bu seferde herkeze iki tane verilirken adam bana cocuk oldugum icin bir tane yag verdi ciktim hüngür hüngür agladim Disarda Silahli Jandarma önce bir seker verdi bana sonra niye agladigimi sordu,anlattiktan sonrada beni kolumdan tuttugu gibi iceri adama basti kalayi,Adam Jandarmanin korkusuna bana kutu yu veriyordu sonra Babamda geldi olay tatliya baglandi.
Ben ne o kuyruklari ,
Nede o Asker abiyi hic unutmadim…
-Poyraz Murat

“seksenler… ama şimdi…”
Evet, benim çocukluğumda soba vardı.
Çünkü biz ailecek sobanın etrafına doluşur ısınırdık.

Bir de kestanenin üzerine çizilmiş kestaneler oldu mu, ooo ne muhabbet ne muhabbet!
Biz sobanın sıcaklığından daha çok birbirimize olan sevginin sıcaklığından ısınırdık.
O zamanlar kime kömür veya odun geldiyse hep beraber taşırdık onları kömürlüğe.
Parasına mı?
Hayır, ama büyükler yine de bizi görürdü para istemesek de.
Ama şimdi..!
Şimdi herkes ayrı bir odada, iliklere kadar işlemeyen bir sıcaklıkta ve bireylerine zamanla soğuyup giden bir iletişim içerisinde gençlik yetişiyor. Zorluğu bilmeyen, zorluktan zevk alamayan bir gençlik.
-Cezmi Koç

“80′ler ile geçmişten günümüze”
Eskiden…
Çember çevrilir,Su musluktan içilir,
… Ağaçlara tırmanılırdı.Bebekler bezden,
Silahlar tahtadan,Resimler kömür karasından yapılırdı.

Kızlara ninelerinin, erkeklere dedelerininİsimleri konulur,
Saatli maarif okunurdu.Komşuda pişenBize…Bizde pişen komşuya düşerdi.

Geceler ayaz,Sokaklar karanlık,Yıldızlar… parlak olurdu.
Turşu, salça, mantıEvde yapılır,Karpuz kuyuda soğutulurdu.

Erik ağacının çiçeği,Pencere camımıza yaslanır,Güz yaprakları bahçemize düşerdi.

Kardan adam yapılır,Evlerde soba yakılır,Kış gecelerinde masal anlatılırdı.
Merdiven çıkılır,Aidat ödenmez,Yönetici seçilmezdi.Evler badanalı,Sokaklar lambasız,

Mahalleler bekçili olurdu.Ajans radyodan dinlenir,Çizgi roman okunur,

Defterlere kenar süsü yapılırdı.Hayat,

Arkası yarın gibiydi,Kesintisizdi.Her gün yaşanacak bir şey vardı.

Herkes kendi düşünü kurar,Kendi hayatını oynardı.

ŞİMDİ…

Şimdi,
Herkes
Yoğun,
Yorgun
Ve
Tek başına…”
ama 80 ler dizisi ile ruhum yeniden o yıllara gidiyor coşuyor ve o yılları yeniden yaşıyor ..her salı 19:50 de ve her cumartesi pazar hobim olan radyo programımda 80 li yılların şarkılarıyla ilker le GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE MÜZİK YOLCULUĞU nda kendimi buluyorum ..emeği geçen herkesi tebrik eder dünya TİYATRO günü dolayısıylada tüm ekibin emektar oyuncuların ve herkesin bu özel gününü kutlarım ..selamlar saygılar …SEKSENLER :) )
-İlker Kocaman

“Anı”
İlkokulda nöbetçi olduğum bir gün, matematik dersinden kurtulmak için sınıfın sobasına bir kova kömür doldurdum, tabii sınıf cehennem gibi oldu. Pencereleri ne kadar açtıysakta, öğretmen sınıfın dışına çıkıp koridorda beklememizi söyledi.Bahçeye çıkmak için dersten kurtulalım dedik ama koridorda ayakta beklemekten kurtulamadık.
Her ne kadar çok kaba bir öğretmenimiz vardıysa da, o günleri hatırlamak dahi gözlerimizi buğulandırıyor.
-İbrahim Sezgin

“Seksenlerde tren yolculuğu”
Avrupa yakasından başka yerli dizi izlemezdim. Doğu temalı kız kaçırma, etnik, adam dövme-öldürme, Batı temalı şımarık talebe, birbirinin kocasını ayartma dizileri beni adeta öğürtüyor. Ondan sonra gelenler arasında, İlk defa yerli bir dizi bana hitap ediyor. İzlemeye tesadüfen başladım. Çünkü birkaç yıldır TV de izlemiyordum. Esprileri sade ama düşündürücü, hafif ama zevkli, seyirciyi zorla güldürmeye çalışmıyor, bizim 78 kuşağını anlatıyr olması da belki beni kendisine çekti. 1978′de 18 yaşında Üniveristeye başladım. 80′de bir sabah ihtilal ile uyandım. 82′de okulu bitirdim. Tabii bir de bunun 70′li yılları var. Çocukluğumuzun geçtiği yıllar. Hasta olunca terleme ve iğne ile tedavi beni çok etkiledi. Çünkü ben bunları yıllarca yaşadım.
Aklıma gelen çok şey olmalı ama şu anda o yıllardaki Kırıkkale-Kayseri arasındaki tren yolculuklarım geldi. Otbüsten ucuz olduğu için hep trene binerdik okula giderken ve tatilde eve dönerken. Her seferinde bir rötar olurdu. En azı 3 saatten başlardı. Yolda öylesine bekler dururduk. Hatta bir seferinde gece 12:30 da Kayseriden kalkması gereken tren sabah saat 08:00 de gün ağardıktan sonra gelmişti. Tüm geceyi evde yatmak yerine İstasyonda geçirmiştik.
Selamlar, Başarılar dilerim.
-Ahmet Şimşek

“Öneri”
Seksenden önce karpuz çekirdeği toplama ve kurutup satma diye bir konu vardı. Ailelerin özellikle küçük çocukları yazın karpuz yendi mi çekirdeklerini toplar ve kurutur biriktirir sonra da köylülerin alışveriş yaptığı kasaba bakkallarına satarlardı. Eskiden köylüler ekecekleri karpuz çekirdeklerini bakkallardan kilo ile alırlardı.
-Sema Selvioğlu

“O Yıllar”
O yillara ait bircok anim var…1962 dogumlu oldugum icin seksenleri bir genc olarak üniversitede karsiladim…Zor yillardi…Ülkemizin o günki siyasal calkantilarindan hepimiz nasibimizi aldik…Benim generasyonum ya mezarda yada kenarda su an….1979 senesinde egitim enstitüsüne giderken okulumuzun ani tatil edilisinin protestosunda gözaltina alindik, iskence gördük…Kötü olan su ki, O günün icersinde sag ve sol görüslü polisler (polder-polbir üyeleri) ögrencilerin protestosunu kontrol etmek yerine o hengamede birbirlerine mermi atiyorlardi…Allahtan kimse yaralanmadi ölmedi…Sokak basinda birbiri ile catisan polisler aklimdan gitmiyor….

O günlerde dijital saatlar modaydi…ilk modelleri koyu kirmizi camli ve ufak led lambali idi (alman MBO marka)…Pili ancak 3 ay dayanir,günesli havada ekrani okunmaz biri saat sorsa diger elinizle saati gölgeleyip ancak saati okuyabilirdiniz….hesap makineleri yesil rakamli ve vakum tüplü sayisal ekrana sahipti (Casio)…Pastahaneci sami nin FACIT leri revacta idi…Sümerbank magazalarinin kumas kokusu ve o makinanin cevrilme sesileri aklimdan cikmiyor….Karekök alan dijital model hesap makinasina sahip olmak ayricalikti…

Meshur Polis radyosunu unutamam tabii..Spiker in o komik sunumu..”Evet sayin dinleyiciler simdi Boney M ve arkadaslari söylüyor, ra ra rasputin!”…Daha sonrasinda iki parca arasinda anons edilen kayip cocuk, yada bulunan esya…:)

Anadol arabalar o döneme damgasini vuran araba modellerimiz idi…Hele Anadol spor STC ve Böcek o yillarda ülkemizin cok ötesinde modellerdi..Binmis ve kullanmis olmaktan gurur duyuyorum….

Dinledigimiz müzikler genellikle LP plak yada kasetlerin icinde idi…Makarali teypleri de kullandik…Kasetciler o dönemin vazgecilmezleri idi…Radyoda calinan parcalari bulmak icin listeler yapardik…Sinemalara nadir güzel film gelirdi..Bilim kurgu hayrani biri olarak Star Wars in ilk matinesine kacak girmistim!…Cünki ilk matine cocuklara idi…Tanidigim sinema biletcisine fazladan bahsis vererek onun el fenerini alip iceri girmis filimi ayakta seyretmistim..Daha o yatik yazilar cikinca sinema ciglik ve alkis sesleri ile inledi….

Sevgilerimiz, duygularimiz icine kapanikti…Uzaktan sever simdilerde oldugu gibi kimseyi dürtmezdik!…Saatiniz kac diye sordunuguz zaman kizin cevabi cogunlukla “ben sizin bildiginiz kizlardan degilim!” olurdu…(o yüzden bir daha hic saatimi kolumdan cikartmadim)..Platonik asklar sonunda adami ya ferdici ya orhanci yapardi…

Dostluklar yardimlasma ve kendi kücük dünyalarimizi paylasma seklinde idi…Hemen hemen herkes birbirini tanirdi…Bilirdi…Zenginlik sergilenmesine dikkat edilen bir durumdu..Insanlar önemsenirdi…Araba sahibi olmak bir zenginlik göstergesi idi..

Paralarin degeri vardi ta ki ayarlamalar yapilana degin…Seker, Yag karaborsa da olur, su musluk yerine bidonlar ile gelirdi…Yazin Ankaraya tatile teyzemlere gittigimizde su bulamayip suyu etimesgut havaalani tuvaletinden doldurup eve getirmistik…:)

Parka,deri ceket o zamanlarin bizim kusagimizdaki tercih edilen giysilerdi…Binbir zorlukla getirttigimiz Lewis kotlari hemen islatir, kaldirim tasina sürerek saatlerce beyazlatmaya calisirdik…Sonra ögrendik giyilerek, yikanarak beyazlatildigini…Rahmetli babam bunlari kasimpasa hamallari giyiyor diyerek bize kizar ve önerimizi reddederdi…Duble pacali kumas pantolon kusagina aitti O…

Izmirde bizim devlet televizyonu kapandiktan sonra yunan televizyonu kanalini acar oraya bakardim…Bu sayede epey yunanca ögrendim, almanya ya gelince yardimci oldu bana…

Almancilar genelde Ford Taunus yada Ford Capri,opel capitan ile izne gelirlerdi..VW kaplumbaga o zamanin kendi ufak ama ici genis arabalari idi…Almanyadaki Akrabalarimiza getirdikleri Otto kataloglarindan mal siparis eder istediklerimizi getirdiklerinde mark olarak öderdik…Keyifle o bavullar acilir almak isteyen basina üsüsürdü..

Mahallede top oynamak bir kabustu…Beyaz kalin plastik toplar havaleli idi rüzgara yelken acardi , ya komsunun camini kirar yada bahcesine kacardi…Karni desilen topumuzu alir ayakkabi tamircisine kaynak yaptirmak icin götürürdük…

Sivil polisler her tipte ve meslekte idi..Benim boyacim bir gün boya sandiginda acele ile yanlis cekmeceyi acti, telsiz kabak gibi görününce kizarmisti adam…Bende abi devam et sen, önemli degil diyiverdim!…

Sanirim cenem düstü.. o döneme ait o kadar cok detay var ki, buraya yazarsam sanirim ukalalik etmis olurum…Dizi senaristleri arzu ederse aktarmak ve yardim etmekten onur duyarim…

Bu dizi ile yasantimin o dönemine gitmek ve hatirlamak cok güzel oldu..Begenerek izliyorum…Oyuncularin hepsini tebrik ediyorum…Evin büyük oglu azicik almancayi hollanda aksani ile söylüyor neden bilemedim..;)

Selam ve sevgilerimle..

“80′li yıllar da”
1979-80-81 yıllarında bakkalda ve minibüslerde bozuk para olmayınca para üstü olarak kibrit-sakız gibi şeyler verildi. (Ankara’da böyleydi)
Senaryoda, eğer yoksa bunuda eklerseniz iyi olur.
Saygılarımla.

-Sefer Kuyruk

“bir tutam kahve”
Ankara şeker fabrikası lojmanlarında geçti o yıllardaki çocukluğum. Henüz ilkokul ve ortaokul yıllarımdı. Evlerimizin üzerinde anahtar hep dururdu. Asla kapılar kitlenmez ve o anahtar kapıdan alınmazdı. Hiç bir komşumuz o anahtarı çevirip kapıyı açmaz ve içeri girmez, illaki o kuş sesli zilimizi çalardı.
Babam rahmetli sigara ve kahve tiryakisi. Sigara zor bulunuyor ama kahve çok daha zor. En büyük keyfi sigarayla kahve içmekti. O dönemde bir avuç kadar çekilmemiş çekirdek kahve bulmuştu.( o dönemde çekilmiş kahvede pek yoktu) o kahveyi rahmetli annem kavurup el değirmeninde çekmişti. Ev ne de güzel kahve kokmuş,babamın içi gitmişti. Anneme söylediği o söz hala kulaklarımda”hanım bu kahveyi aman iyi muhafaza et bayatlamasın.Komşularımız gelince ikram ederiz.”Gerçektende üst kat komşularımız o akşam geleceği tuttu. Kahve, muhafazalı kavanozdan çıktı pişirildi. Ama ancak misafire kadar yetmişti. 80 gr. kahveden ne olacak ki. Rahmetli babam o kahveden içemeden yavan yavan sigarasını içti ama komşumuz mustafa amca ve saffet teyzenin her yudum alışında ,onlardan daha çok haz alarak o kahveye iştirak etti.
Şimdi bırakın komşuya ikramı, kim olduklarını dahi bilmiyoruz.

-Ertuğrul Soygeniş

“seksenlerde magazin”
benim anneannemler beyoğlunda yeşilçam sokağının bir arka sokağında oturuyolarmış ve o sokaktada orhan gencebayın halası oturuyomuş orhangencebayın eski karısı oğlunun annesinlede o zaman boşanmışlar ve orhan gencebayda eski karısıda oğullarını görmeye gelirlermiş cocuklarını orhan gencebayın halası bakıyomuş ve orhan gencebayın kırmızı üstü açık bir arabası varmış ve bütün mahalle sokakta arabanın peşinde koşarmış aaaaa orhan gencebay geldi diye ve anlatılanlara göre o zamanlar ıkiside çok hızlı bir aşk yaşamışlar ben seksenlere yetişemedim ama o günleri çok merak ediyorum bence şuandanda daha mutlu bir hayat vardır diye tahmin ediyorum para yoktu ama huzur vardı heralde

-Mustafa Hakan Erdönmez

“Bir tutam kahve”
Ankara şeker fabrikası lojmanlarında geçti o yıllardaki çocukluğum. Henüz ilkokul ve ortaokul yıllarımdı. Evlerimizin üzerinde anahtar hep dururdu. Asla kapılar kitlenmez ve o anahtar kapıdan alınmazdı. Hiç bir komşumuz o anahtarı çevirip kapıyı açmaz ve içeri girmez, illaki o kuş sesli zilimizi çalardı.
Babam rahmetli sigara ve kahve tiryakisi. Sigara zor bulunuyor ama kahve çok daha zor. En büyük keyfi sigarayla kahve içmekti. O dönemde bir avuç kadar çekilmemiş çekirdek kahve bulmuştu.( o dönemde çekilmiş kahvede pek yoktu) o kahveyi rahmetli annem kavurup el değirmeninde çekmişti. Ev ne de güzel kahve kokmuş,babamın içi gitmişti. Anneme söylediği o söz hala kulaklarımda”hanım bu kahveyi aman iyi muhafaza et bayatlamasın.Komşularımız gelince ikram ederiz.”Gerçektende üst kat komşularımız o akşam geleceği tuttu. Kahve, muhafazalı kavanozdan çıktı pişirildi. Ama ancak misafire kadar yetmişti. 80 gr. kahveden ne olacak ki. Rahmetli babam o kahveden içemeden yavan yavan sigarasını içti ama komşumuz mustafa amca ve saffet teyzenin her yudum alışında ,onlardan daha çok haz alarak o kahveye iştirak etti.
Şimdi bırakın komşuya ikramı, kim olduklarını dahi bilmiyoruz.

-Ertuğrul Soygeniş

“hayat o zaman guzeldi”
Benim anılarım belki çok bilindik ama hibede paylaşmak istiyorum .. Ben seksenlerde tabiri caise ufak bir cocuktum bizimde evimiz giriş dairede idi Ve annem beni kolay kolay dışarıya salmazdi beni evimizin Demir parmaklıklarına oturturdu ve parmaklıkların arasından da ayaklarımı sallardim ve bütün sokakta beni severdi …… Bir diğer anım ise herkezin bildigi su su ve elektrik sorunu idi nedense elektrik kesintisi yüzünden bizim sokağın adı elm sokağı olmuştu. Su ise uzun süre gelmez ise sokağımıza haftada bir su tankeri gelirdi. Ha sunu da söylemeden gecemiyecegim Allah şu tv kumandasını icat edenden razı olsun (oğlum hadi su televizyonun sesini ac , kapa , oğlum su televizyonu kapat ) ama herseye rağmen çok güzel günlerdir her olayın tadı doyumsuzcasina güzeldi şimdi öylemi …….

-Hakan Çetin

“80lerr”
mahalle bakkallarında üstüste büyük kutular vardı bisküvi standı bir nevi:)aaçık bisküviler. biz gazozla mahallede spora giden abiler süt ile yerlerdi.Tabi lacoste t.shirtler 84-85 te erkeklerde çokk modaydı.kısa koluda bir kat kıvırırlardı.yine o yıllarda nil yeşili ve yavruağzı renk moda idi.yavru ağzı adı ile ilk o yıllarda tanıştık.
kadınlar için lizöz çok önemliydi.çalışan kadınlara merhamet ve acıyla bakılırdı.durumu iyi ve çalışılıyorsa hor da görülürdü.:)vivacapio diye bir parfüm vardı çok fena herkes onu süredi kadınlarda çok favoriydi.genç kadınlarda babe diye bir koku vardı şanlı lüks.erkeklerde de yeşil çam şekilli şişedeki parrfüm,tasmalı bürüt ve oldsipice:)fiks ti neredeyse!
sonra saçlar kısaldı racuel welc tarzı.koyu yeşil ve mor bunların kombinleri modaydı.Kıbrıstan kaçak aspirinler,fincanlar,rahibe işi örtüler,kremler getirip satarlardı:)kapaklarınınkilidi olaydı o aspirinlerin lükss:)
unutmadan sandıklı divanlar herkesin evinde vardı..aklıma geldikçe yazacağım.sevgiler izmirden. başarılar. Aaa Yaz ayı için izmir fuarına yer ayırmayı unutmayın.o vakitler sanatçılar için dahi çok heyecanlı bir iş ve çok keyifli bir dönemdir.istanbuldan yakınlarımız gelirdi fuar gezmesine…şimdilik hoş kalın!

-Sude Eda

“anı”
Merhaba ben de iki anımı sizlerle paylaşmak istedim. 80 li yılllarda oturduğumuz semt olan istanbulun bağcılar ilçesi yeni yeni gelişmekte olan ve alt yapı sıkıntısı olan bir ilçeydi. Babam oturduğumuz evden fatihteki iyerine gidebilmek için evimizden yaklaşık 500 metre yukarıdaki minibüs duraklarına giderdi. Altyapı sıkıntısından dolayı kış mevsiminde her yer çamur olurdu ve işe gidip gelene kadar üstü başı çamur olurdu babacığımın. Annem bu konuya şöyle bir çözüm bulmuştu. Sabah işe giderken minibüs duraklarının hemen yakınınındaki mandıranın yanındaki inşaata yeni ayakkabılar bırakılacak, oraya kadar eski ayakkabılarla gidilecek oraya varınca da eski ve yeni değiştirilecekti. Akşam da dönüşte eski ayakkabılarla yenileri aynı şekilde değiştirilecekti.
böylece de ayakkabılar temiz kalacaktı.
bir diğer anım da o zamanlar tost makinası çok lüks bir aletti ve biz de kardeşimle birlikte annemden tost isterdik. Annem her zamanki yaratıcılığıyla kızgın çay demliğinin altına ekmekleri basmak suretiyle bize tost kıvamında sıcacık ekmekler yedirirdi. ne günlerdi , keşke geri gelebilse.
saygılar…

-İsmail

“Çatışma çıkınca”
Selamlar,
ben de bir anımı paylaşmak istedim.
80lerde kucuk bir çocuktum. Evimiz Sultanahmette Akademinin hemen yakınlarındaydı. Önünde geniş bir alan vardı. Sık sık çatışma çıkardı silah sesleri kulakları sağır ederdi. Küçük olduğumdan babam korkmamam için oyun yaratmıştı. Eğer silah sesleri duyulmaya başlanırsa kulakları kapatıp sehpahanın altına saklanma oyunu. Vaktiyle altına girip saklanmaya çalıştığım o sehpa şimdi salonum baş köşesinde. Zaman zaman o sehpaya bakarım kulağıma silah sesleri gelir ve babamın yaratıcılığına hayran kalırım; küçücük bir çocuğa anlatılamayacak kadar zor olayları nasıl oyun haline getirmiş. Peki ben bu küçücük sehpahanın altına nasıl sığmışım?

-Selcan Sarıhan

“birkaç anı”
Selam edebiyatın içinde yazan olarak 80 yıllarından iki anı vermek istiyorum;
Kömür taşıma sahnesi güzeldi.. Bir anı anlatayım bununla ilgili ; evde kömür kalmadı, kömürlüğe inmem gerekiyordu. Tenekeleri hazırlayıp aşağıya indim. Kömürlük zifiri karanlık, içeri girdim lambasını yaktığımda, ileri köşede paltolu, bıyık ve sakallı, koyu gözlüklü dikilen birisini gördüğümde elim ayağım boşaldı, neredeyse bayılacaktım, başım döndü bu arada kahkaha ile kaçan kardeşimin sesiydi. Yukarı çıktım ama o çoktan kahveye kaçmış bulamamıştım… :) )))

Yine otobüsle Kızılay’dan geliyorum, malum her durak çeşitli akımların fraksiyonlarından insanlarla doluydu. Okuduğumuz gazeteyi elde taşımak cesaret isterdi. Bende kabanımın içine koydum ve tam durağa yaklaşıp inecektim ki Cumhuriyet başlıklı gazetem yere düştü ve üç bıyıklı fraksiyon sahibi delikanlı “Bu gazete de okunur muymuş?” diyerek homurdanmaya başladıklarında otobüsten kendimi zor atmıştım yoksa öldürülerek okuduğum gazete çoktan üzerine örtülmüş olacaktı… :( (((
sevgiler

-Ertuğrul Erdoğan

“Amcan bakkalsa çay bulursun…”
Amcalarımdan biri bakkaldı. Doğru dürüst hiçbir ürünün bulunmadığı zamanlar. Bakkallar revaçta, çünkü tezgah altlarında neler yok ki… Bir gün babam, yürüyerek gidilebilecek yakın bir semtte olan Hasan amcama yolladı beni, çay almak için. Mevsim kış, üzerinde kapşonlu parka var. Sadece yüzüm görünüyor, o da dikkatli bakılınca. Bakkala vardım, amcamla yengem içeride. Ne istediğimi sordular, “Çay verecekmişsin.” dedim. Amcam, bakkallığının gerektirdiği gibi bir cevapla, “Çay yok. Nerede bulalım?” gibi bir şeyler söyledi. Ben ne yapacağımı şaşırmış, ikisinin suratına bakıyorum. Çekingen bir çocuğum, neredeyse dönüp gideceğim. Rukiye yengem imdada yetişti, kim olduğumu söyledi amcama. Belli ki amcamın gözleri, o zamanlardan beri iyi görmüyormuş. Eve eli boş dönmekten kurtuldum…

-Mustafa Girgiç

“evde yalnızlığın dayanılmaz hafifliği:)”
annem ve babam çalışan insanlar olduğu için gündüzleri ev tamamen benimdi.ozamanlar internet yok cafe çok az kaldiki ben küçük bir yerde büyüdüm güzel memleketim ordu:)neyse ev boş canım sıkılıyo..bütün kız arkadaşlarımı eve toplardım.börekler çörekler derken annemin bütün kıyafetlerini giyer evde gösteri yapardık:)kimimiz oyuncu kimimiz seyirci olurduk sırayla:)saat 5 olduğunda evi nasıl toparlardım anlatamam o ne hız o ne pratiklik:)annem kızının ev işlerinde; bu kadar becerikli olduğunu görseydi eminim gözleri yaşarırdı:)keza yaptığım hiç bir ev işini beğenmezdi:)

-Sinem Yener

“80′lerde Sağ Sol..”
Bir anımı daha anlatayım..

Yıl Muhtemelen 1977-78 Kadiköy ,Göztepe de Faik Reşit Unat İlkokulunda 4 yada 5. sınıfa gidiyorum teneffüs oldu bahçeye çıktık.. ama dururmuyuz arkadaşlarla hemen demirlerin üzerinden atladık ve tam okulun karşısındaki EMMİ kırtasiyeye hücummm.. !. Neden mi? Topaç alacağız !., o zaman topaçlar şimdiki gibi kendinden mekanikli değil ipi takarsın delikanlı gibi sarar topacı yere atarsın kimin topacı diğerini yıkarsa yıkılan topaç diğerinin olur .., Yine öyle bir gündü topaç almak için kırtasiyeye girdik ve tam dış camın önünde topaç seçiyordukki bizim ilkokulun yanındaki Kadiköy Ticaret Lisesinin Bahçesinden Müthiş bir otomatik silah sesi geldi .. tam karşımda okulun alt katındaki bahçedeki pencere demirlerinde bir kişinin kanlar içinde vurulduğuna gözlerimle şahit oldum hatta vuranları bile gözümüzle canlı canlı gördük adamlar elini kolunu sallaya sallaya gittiler o günü hiç unutmam.., Mahallemizin abileri sırf sağcısın solcusun diye birbirlerine girerlerdi !., Çok acı günlerdi . O yılların tek handikapı .. o yılların gençliği Pek okuyamadı sağ – sol olaylarına kurban gider diye aileler çocuklarını okula göndermediler tahmini olarak 1950 – 1964 doğumlu olarak istatistik yapılsa muhtemelen Üniversite mezunu vatandaş sayısı çok az çıkar.. Ama yinede şimdiki TÜRKİYE o yılların romantik gençliği sayesinde ayakda duruyor.., 1980 sonrasında doğan gençliğe baktığımda bizimle araslarında dağlar kadar fark olduğunu düşünüyorum farkı nerelerde görüyorsunuz diye sormayın sakın zira HERYERDE görüyorum…

-Müfit Erdoğ

“bakkal”
O zamanlar 8-10 yaşlarındayım mahallemizde yaşlımız çoktu bakkal veya fırın dan birşey alıncağı zaman giderik.Birgün komşumuz şeker almak için bakkala gönderdi tabi o zaman herşey bulunmuyor karaborsa var.Ben koşa koşa bakkala gittim şeker alacağımı söyledim var ama şarap alırsanız şekeri alabileceğimi söyledi.Yaşlı komşumuza söyleyince bakkalın dediğini o yüz halini unutamıyorum.O bağırışı kulaklarımda.

-Mehmet Mercan

 “Sokakta”
Bir gün sokaklarda spor amaçlı yürüyüş yapıyordum.Gençler beni durdurttu (19 yaşındaydım) sigara istediler ben kullanmadığım için, vermemedim. inanmayıp beni bir plakcıya (kendi yerleri olan) sokup ölesiye dövdüler. Böyle bir zamanda yaşadık biz gençliğimizi.

-Çağatay Çal

“Benim Hatıram”
Toz leblebi hastasiydim,bilenler bilir ne kadar zahmetli bir yiyecegimizdi.toz leblebi agizda bir harman olurdu.

-Kenan Çelebi

“Bende neler var nelerrrr…”
Hangisinden başlıyayım bilmem. !. İlk Anım ; Ablamın Almanyadan bavulla 2 adet kutu coca cola getirdiği günü hiç bir zaman unutmam mahalledeki çocukları çağırdım kutu kolaya bön bön baktık bu nasıl bir şeydir diye 15 gün kıyamadım açmadım kutuyu sonradan açyım içtim ama kutuyu atmadım kalemlik yaptım., ikinci anım ise Annem ablama almanyaya gitmişti gelişinde ise o zaman türkiyede olmayan İthal çikita muzlardan getirmişti tabii o kadar büyük muzu görünce şaşırdık bir kişi yerine muzu böldük 2-3 kişi yedik hiç unutmam…ayrıca elektrik kesilmelerini unutamam.o zamanlar litrelik kola almak çok lüx işiydi ve her akşam oyle sofralarda olmazdı ayrıca şimdi çok kolay alınan çevirme tavuk o zamanlar çok lüx tü ona sahip olmak bayağı birşeydi.,,ayrıca su kesintisi olduğundan dolayı herkesin küveti su doluydu.,, içinde kendi yaptığımız kayıklara motor takıp küvette yüzdürürdük. ben 1967 doğumluyum o yılları çok iyi hatırlıyorum mahalleye gelen sanayağı arabasından 1 adet sanayağını almak için kaç saat kuyrukda beklediğimi unutmam keza kücük tüp içinde aynı şey geçerli şeker içinde herkese sayıyla verirlerdi., geceleri sağ-sol kavgası olurdu ama inanın sokakda güvenle oynardık kimsenin böbreğini organını çalacak şerefsizler yoktu o zamanlar..mahallede sokak aralarında maç yapardık hiç araba geçmezdi çünki mahallede çok sayıda insanda araba vardı..bayramlarda misket oynardık yere kimizaman para dikerdik kimi zaman misket kimi zaman promosyonlu gazoz kapağı., dandy sakızı türkiyeye yeni gelmişti hayvanlar alemi serisi vardı içinden kart çıkardı duvar oynardık kiminki diğerinin üstüne gelirse o kartı alırdı., haaa unutmadan söyliyeyim kadiköyde hakan sineması ercan sineması meşhurdu anlayan anladı şimdi..bisiklet o zaman çocukları için ulaşılmazdı hiç bisikletim olmadı hep başkasının bisikletine binerdik yada kiralardık bisiklete bindiğimde sanki ferrariye binmiş kadar zevk alırdım şimdi her türlü imkanım var arabaya bile binmekten iğrenir durumdayım.,gece yazlık sinemaları da unutmamak gerekir her mahalede olurdu yaz günlerinin vazgeçilmeziydi. akşamları oynadığımız kukalı saklambaçlar birdir birler yakar toplar kızların oynadığı ip atlama japon kale maç vs oyunlar çok güzeldi aramızdaki sosyalleşmenin o zaman ne kadar özel olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum o zaman suyu muslukdan içerdik şaşal yoktu ., mevsimine göre meyve olurdu zaten herkesin bahçesinde vardı kimse meyveye para vermezdi sadece muza,portakala,mandalinaya,karpuza para verilirdi,erikmiş,şeftaliymiş,dutmuş,elmaymış para asla verilmezdi ,çocuklar pul toplar koleksyon yaparlardı, yaz günleri rengerenk kelebekler mahallelerimizde uçarlardı, halı sahalar yoktu her mahallede top sahası verdı herkes bedava spor yapar futbol oynardı.çocuklar bahçelerde sokaklarda güvenle oynardı ben şahsen o senelerde annem çağırmadan eve asla gitmezdim başımıza güvesizlik yaratacak asla bir olay gelmedi her şeye rağmen çocuklar için çok güvenliydi.. bana göre insanlık tarihinin dönüm noktası yıllardı bir dönemden bir döneme giriş yıllarıydı ne mutlu bize o yılları yaşadık ellerinize sağlık diyorum.. daha çok anılar var say say bitmez..

-Müfit Erdoğ

“70 li seksenli yıllara ait yazımı paylaşmak istiyorum”
O yıllarda yabancı markalı arabaların yanında 72 yılından itibaren Murat 124 , Reno 12 ve Anadol markalı üç yerli araba arzı endam etmeye başlamıştı Konya sokaklarında. O zamanki nesillerin Avrupa’ya karşı kompleksleri günümüzle kıyaslanmayacak kadar fazla idi. Bu yüzden bu yerli markalara halk alaylı ve küçümseyen nazarlarla bakardı ve onlar hakkında ‘…Üfürsen uçar” , “şehirler arası yollarda bunlar şavrulelerin (choverlet) rüzgarından devrilir”, “İki gün sonra hurdaya çıkar”, “.Anadol bir köye gitmiş inekler çamurluğunu yemiş…’gibi dedikodular yaparlardı.
Bu yazıyı sizlerin okuduğu anlarda 2004 yerel seçimleri yapılmakta Konya’da. (Türkiye de.) Bende bu vesile ile kazananlara başarılar—veya iyi yorulmalar—kaybedenlere de; halk için, şehrimiz için uğraşmalarından dolayı teşekkürler ederim.
Şimdiki adayların vaatleri 70 ‘li yılların vaatlerine hiç mi hiç benzemiyor. O dönemlerdeki başkan adaylarının en büyük vaatleri ‘…Biz kazanırsak sokağınızı kumlayacağız’, ‘ Mahallenize su getireceğiz.’, ‘Bu semte de elektrik vereceğiz’, (o zaman elektrik de belediyenin elinde idi) şeklinde olurdu. Daha sonraki yıllarda bu vaatlere ‘Otobüs seferi koyacağız’ da eklendi. Hatta bir keresinde –galiba- Yılmaz Kulluk olacak, Kovan ağzında ev yapanlara; ‘Buralara boşuna ev yapmayın. Buralara ne yol gelir, ne su verilir… Köy gibi yaşamaya mahkum olursunuz…’ dediğini hatırlıyorum.
O yıllarda hem yerel yöneticiler, hem millet vekili adayları henüz Telefon vaat edecek kadar hayalperest değildiler! Bırakın evleri, bir çok önemli yerde bile bu zümrüdü Anka’ nın hasreti çekilirdi. Daha sonraları ‘kıvratmalı telefonlar’ bazı zenginlerin evine misafir olmaya başladı. Fakat ona sahip olmak öyle kolay bir şey değildi. Ta “Angaralardan!” torpil gerekirdi onu almak için. O zamanlar telefonla konuşmak ise tam bir işkence idi; ’…Alo! Osman sen misin ? ‘Ne Osman’ı kardeşim ben Ali.’ ‘ Bursa çekil kardeşim aradan ben İstanbul’u aradım…! ‘gibi hitaplar sık duyulurdu. Telefon çekmek için P.T.T’ye kadar gitmeniz gerekirdi. Oraya varınca da bu iş hemen olmaz, (kolay mı kardeşim Konya dan ta Ankara’yı arayacaksın) kuyruğa gidersin, adını ve aradığın telefon numarasını memura yazdırırsın. Sonra bekle babam bekle. Şansın yaver gider, müşteri az olur; hatlar da boş olursa emeline nail olursun. Aksi halde bu iş sana bir kaç saate patlayabilirdi. Konuşmayı gerçekleştirdiğin zaman büyük bir iş başarmış kumandan edası ile ‘ İşte ben buyum’ , ‘ Bu iş bu kadar…’ diyerek evine dönebilşirdin. Telefonla ilgili son aklımda kalan, (Bizim Üstad-ı Sani Abdullah Dayı oğlunun hatırlatmasına teşekkür ediyorum ) “Telefona yazılmak” ( yani abone olmak için) olayı idi. ( bu satırların yazıldığı 2004 yılında eve telefon bağlama işi bir günde tamamlanmakta.) Bu iş o zamanlar bir rant kapısı idi. Yani beş on yıl sonra çıkacak telefana yazılıyorsun, çıkınca da zengin birine hakkını satıyorsun. (Gençlerin bunu anlamadığını gayet iyi biliyorum. Bundan dolayı da bu konuda dedelerine , babalarına müracaat etmelerini tavsiye ediyorum. )
Şimdiki gençlere çok komik gelecek bir olayda kiracıların korniş sahibi olmaları idi. O yıllarda teknoloji çok pahalı, emek ise ona nispetle çok ucuz idi. Bundan dolayı kornişler evlerde sabit bulunmaz, kiracıların kendi kornişleri olur, onları her çıktıkları evden söker, her tuttukları eve yeniden monte ederlerdi. Günümüzde bu dönemi yaşamayanlara bu gariplikleri nasıl izah etmek gerek bilemiyorum.
Radyonun tahtı sallanıp ,T.V tahta oturunca geçen yazımda bahsettiğim durumlar meydana geldi. Bunların yanında birkaç ilginç ayrıntıyı da anlatmam gerek.
Bilhassa milli maçlarda ve yabancılarla yaptığımız kulüp maçlarında, ‘Çanakkale savaşındaki aslanlar gibi’ , ‘Seyit Çavuşlar’ misali yaptığımız savunmayı seyretmek üzere televizyon olan kahvehanelere gider ve hep birlikte maç seyrederdik.( Bunu şimdikiler gayet kolay anlar çünkü şimdide gençler şifreli maçları seyretmek için gidiyorlar böyle yerlere) Yalnız o zaman T.R.T o kadar geri bir teknolojiye sahipmiş ki; atılan golleri tekrarlarken yavaşlatamazdı. Bundan dolayı, eğer golü bizim takım atmışsa yeni bir gol daha attığımızı zannederek topluca ayağa fırlardık. Sonra durumu öğrenincede hep beraber güler ve birbirimizle dalga geçerdik.
Yeşil-Beyaz renklere sahip Konya İdman Yurdu ile, Siyah- Beyaz renkli Konya Sporun maçlarıda o yıllarda Konya Kamu oyunu meşgul eden önemli olaylardandı. T.V deki en önemli Spor programı Çarşamba akşamları geç saatlerde yayınlanan Spor Stüdyosu idi. Lig maçlarının görüntüleri ancak o akşama kadar hazırlanabiliyordu. Siyah – beyaz ekrandan, çimsiz, siyah ve çamurlu sahalardan çekilmiş görüntüler Futboldan çok Kara kucak görüntülerine benzerdi. En iyi maç sunucuları ‘…Burası Ali Sami Yen Stadı… Karşınızda bendeniz Orhan Ayhan…. ‘diye konuşmasına başlayan Orhan Ayhan ile , Halit Kıvanç idiler.
O yıllarda Öğrenciler ile ilgili aklımda kalan önemli bir fotoğrafta her okulun,
şeritleri ayrı renklerde olan şapkalar giymeleri idi. Bizim okulun şapkasının şerit rengi beyazdı. O zamanki orta okul ve liseler bu şapkalardan dolayı günümüzdeki polis veya askeri okullara benzerlerdi. Okullar arası maçlarda kavga çıktığı zaman herkes rakibini bu renklere göre tanır ve gereğini ! yerine getirirdi. ( Yani maçta kavga çıkmışsa demek istiyorum) Öğretmenler tatil günleri öğrencileri şapkasız görürlerse bu bayağı ciddi bir durum meydana getirirdi. Bu sebepten çarşıya sokağa çıkarken cesurlarımız! hariç şapkalarımızı giyerdik.
70’ li yıllarda Konya da (diğer illerde de herhalde öyle idi ) bol, bol elektrik kesilirdi. Şimdi olduğu gibi öyle her mevsimde domates, salatalık bulmak, yemek kimsenin hayalinden bile geçmezdi. O yıllar da köylerde ve Konya’ da aklımda kalan en önemli görüntülerden biride ‘ALMANCILAR’ dır ‘; Yemyeşil bir ceket…kıpkırmızı bir pantolon… büyük bir fötr… Omuz da büyük bir radyolu teyp…(şimdiki Repciler gibi) kaset veya radyodan çalınan Muzaffer Akgün türküleri Veya Orhan Gence bay dan; “batsın bu dünya” veya Ferdiden; “ Batan Güneş beni de al ! ” şarkıları eşliğinde Nemçe seferinden zaferle dönmüş bir yeniçeri gibi gururla yürümeleri idi. ( Konya sokaklarında ve de köy yollarında.) Altlarında ya, eski bir Ford minibüs, ya da eski bir Opel araba bulunur onların içinde büyük bir caka ve sükse ile caddelerde tur atarlardı…

-Lütfi Ayhan

“70 li yıllara ait köşe yazımdan bir bölüm inşalah o dönemi yansıtan sahneler bulursunuz.”
Yetmişli yıllarda Konya diğer Anadolu şehirleri gibi henüz sanayisini kuramamış, Modern ulaşım ve iletişim araçlarından mahrum, henüz şehirleşmeye çalışan bir kent durumundadır. Buna rağmen ben köyden ilk geldiğimde dikkatimi çeken ilk şey araçların çokluğu (ki bunların başın da taksiler, kamyonlar, otobüsler, bisikletler, motosikletler, at arabaları ve Moto guzziler) olmuştu. Bunlardan sonuncusuna halk Arçelik veya ‘’diz dize,göz göze” adını takmışlardı. Çünkü; Üç tekerlekli ve üç vitesli olan bu araçlara karşılıklı üçer veya dörder kişi oturunca insanların dizleri birbirine değer ve yüzleri de en fazla 30-40 cm birbirinden uzak olabilirdi.
GÖZ GÖZE DİZ DİZE
Büyük bir gürültü çıkaran ve en fazla 35 km/saat hız yapabilen bu araçlar virajlara hafif süratli girse yolcular mutlaka yerden armut toplamaya başlarlardı. Bu motorlu araçlara rağmen insan ve eşya nakliyesinin büyük bölümü hala zavallı atların çektiği ‘yaylıların’ hamutlarında idi. Biraz daha lüks olan faytonlar (körüklüler) ise; çift atla çekilen, zenginlerin bindiği arabalardı. Piyasada çok az sayıda taksi bulunur, bunların çoğu da yabancı markalı araçlardan
oluşurdu ki en meşhurları Chevorlet, (biz bu markaları o zaman yazıldığı gibi okurduk) Buick, İmpala gibi uzun, sağlam, geniş, yaylanarak yol alan, eski fakat çok lüks ve pahalı arabalardı. Konyadaki taksilerin sayısı (o zaman 70’lerin başı arabalara ticari olsun olmasın genellikle taksi denirdi) çok azdı.
Bu dönemde memurların, işçilerin, normal bir esnafın araba sahibi olmak hayallerinden bile geçmezdi. Hükümet binasının hemen yanında ki taksi durağında Amerikan markalı üç taksi durur ve bunlar gelip geçenler tarafından hayranlıkla seyredilirdi.
Belediye Otobüsleri ancak birkaç güzergaha yolcu taşımaktaydı. Benim hatırladığım ilk otobüsler, Magırus-Deutzu markalı, camları küçük ve basık otobüslerdi. Sonraki yıllarda 302 ler sefere sokuldu. Otobüslerde en çok dikkat çeken her duraktan önce inmek isteyenlerin tavandaki düğmeye basması ve bu işlemin yapılmasından sonra şoförün önünde kırmızı bir ışığın yanması ile birlikte bayağı yüksek volümlü bir’düüt’ sesinin duyulması idi. Bir duraktan önce kaç kişi basarsa aynı ,işlem tekrarlandığından ( bu düğmelere basmak çocuklar için bir eğlence, gençler için ise bir güç gösterisi idi) şoförler bundan çok rahatsız olur ve bazen de yolcularla münakaşa ederlerdi.
O YILLARIN MEŞHURLARI
O yılların gözde yıldızları Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney, Kartal Tibet, Ediz Hun. Türkan Şoray, Fatma Girik, Hülya Koç yiğit gibi sanatçılardı. Bunların filmlerini seyretmek için Park, Rüya, Ferah gibi sinemalara giderdik. Yabancı filmler ise Yeni, Saray. Şahin….gibi sinemalarda oynardı. Meşhur siyasetçiler ise Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş idi.
Türkiye de çim saha galiba hiç yoktu . Çime sahip birkaç sahanın çimleri ise çok kötü durumda idiler. Konya da, halk arasında adını en çok duyduğum belediye başkanı Kulluk idi. Mesire ve piknik yeri sadece Meramdı. Konya dan şimdiki piknik yerlerine gitmek vasıtasızlıktan dolayı mümkün değildi. İnsanlar köylerden Konya’ya traktör, kamyon veya eski otobüslerle gelirlerdi. Yakın köylüler ise bazıları yaya, bazıları da at, eşek gibi hayvanlarla gelirlerdi.
En büyük ve en şirin çarşı kapalı çarşı idi.(şimdiki saray çarşısı) Bütün sanayi dükkanları (Marangozlar, Tamirciler, Kunduracılar, demirciler, sobacılar…)ve Otogar, şimdiki Karatay otobüs terminali ile larende Caddesi ve civarında toplanmış durumdaydılar. Şimdiki matbaacıların bulunduğu yer ise “Hâl” idi. Şu anda 42 katlı olacağı söylenen binanın yerindeki otogar yapılırken hiç kimse oranın çalışacağını hayal edemiyor ve ‘oraya kim gidecek, nasıl gidecek…?yollu sorular halk içinde sıkça soruluyordu.
TELEVİZYON GELİNCE
70’lerde T.V. yeni, yeni beyaz eşyacıların vitrinlerinde gözükmeye başlayınca bu alet hakkında şöyle yorumlar yapılmaya başlanmıştı. ’ Radyoda türkü şarkı söyleyenleri, ajans okuyanları görecekmişiz…” “Sinemalarda gördüğümüz filmleri evimizde seyredebilecekmişiz…” “O Zaman sinemaya kimse gitmez, valla bunların hepsi kapanır…’ Öylede oldu. Önceleri bir mahallede birkaç televizyon “gösterime girdi! “ , sonra her sokakta. Komşular önce çocuklarının gitmelerini engellemeye çalıştılar bu evlere, sonra kendileri çıkmaz oldular.
Televizyon alan ev sahipleri, bu misafir artışından bizar oldular. Hele Türk filmlerinin oynadığı günler… Küçücük bir odada, büyük küçük, kadın erkek karışık, minderlere, somyalara oturulur,hepsinin yüzü; ya bir masanın üstüne konmuş veya yüklük dolabının içindeki tahtına oturmuş! “bakanlık bekleyen milletvekili” gibi koyu bir elbiseye bürünmüş, kaşları çatık, onlara yukarıdan bakan, markası bazen shoub-Lorenz, bazen Nationial, bazen Arçelik…olan bu alete doğru çevrilmiş beklenirdi.

Hoş beş den sonra ev sahibi zafer kazanmış bir komutan edası ile yerinden kalkar, yerde oturanların ayaklarına basmamak için ve de bu anı uzatmak için ağır adımlarla televizyona yaklaşır, evin hanımı veya kızı tarafından etrafı süslenmiş, nakışlanmış örtüyü; gerdek gecesindeki gelinin yüzünü açan damat edası, gururu ve heyecanı ile kaldırır ve önce Regülatör’e, (Cereyan ayarlayıcı alet) sonra televizyonun düğmesine basardı. Görüntü hemen gelmez herkes pür dikkat bu beyaz cama bakarken içlerinden de ’acaba bozuldu mu?’sorusunu korku ile içlerinden geçirirlerdi. Biraz sonra Anıt kabir ve asker görüntüleri arzı endam eder, yürüyüş ve komutlardan sonra İstiklal marşı okunur, spiker program akışını verir ve Televizyon seyri başlardı.
Birlikte, kalabalıkla T.V seyretmenin en zor yanı istenilmeyen bir sahne gelince,( uzaktan kumanda olmadığı için) ne yapılacağı idi. Bu anlarda hemen herkesin yüzü T.V den döner ve herkes birbirine bakar; ‘.E… daha daha ne var ne yok ?’ diyerek düşülen boşluğu doldurmaya çalışırlardı.
70’ LERDE KONYA DA EĞİTİM
70 lerin başlarında öğrencilikte günümüzden çok farklıydı. Okullar arası spor yarışmaları çok büyük ilgi görür, güreş. boks gibi turnuvalarda kapalı spor salonu;, futbol karşılaşmalarında ise 2 veya 3 nolu sahalar dolup taşardı. Yanlış hatırlamıyorsam güreş ve boksta , İ.H.L., Futbolda Endüstri Meslek, Gazi, Karatay çekişirler; Voleybol ve Basketbol da ise Kolej rakip tanımazdı.
O zamanki gençlerin resimlerine baktığınız zaman görürsünüz ki şimdiki gençlerin aksesuarları ve giyim tarzları o zamankinden çok farklıdır. Şimdi ki gençler cep telefonu ile hava atmaya ‘karizma yapmaya’ çalışıyorlar. Bizim dönemimizde ise kol saati modası vardı. O zaman çekilmiş haftalık fotoğraflara dikkatle bakın: Genellikle poz veren kişi, sol elini çenesine düşünür gibi koyar,
ceketinin kolunu da saati görünecek şekilde sıvamış vaziyette görürsünüz. Böylece hava atar , caka satardı. Gençler arasında, İspanyol paça pantolon, yüksek tabanlı ayakkabı giymek şıklık alametlerindendi. Birde saatin katranı kolun alt tarafına gelecek şekilde takma hastalığı vardı. Ayrıca büyük, sivri yakalı gömlekler giyilir ve bu yakalarda ceketin yakasının üstüne çıkartılırdı.

Faül, bıyık,ve saçlar genellikle uzun olurdu. Bilhassa saçın uzunluğuna kızan orta yaşlılar, gençleri uyarmak ve bu durumdan caydırmak için: ‘…Delikanlı annen gibi saç uzatacağına baban gibi bıyık uzat…’ derlerdi. Bu cümleden de anlaşılacağı gibi erkeğin bıyıksız pek makbul değildi.

-Lütfi Ayhan

“Gözüne Gözlük”
Ortaokuldaydım. Sınıfta arkaya yakın sıralardan birinde otururdum. Son zamanlarda tahtaya yazılanları görmekte zorluk çekiyordum. Bir gün öğretmenlerimizden biri, tahtaya bir şeyler yazarak cevaplamamızı ya da yorum yapmamızı istedi, tam hatırlamıyorum. Bana da sordu. Ben yine sıranın üzerine abanıp gözlerimi kısarak okumaya çalışıyormuşum demek ki. Yazıları okuyamadığımı söyledim. “Göremiyor musun?” dedi. Biraz yaklaşmamı isteyerek görmemi denedi. Göz bozukluğum olduğunu anlayınca doktora gitmemi tavsiye etti.
Sanırım birkaç gün sonra, babamın müsait olduğu bir sabah (vardiyalı çalışırdı) çıktık yola. Mahallenin alt tarafından geçen ana caddeye doğru yürüyoruz. Bir tanıdık gördük yolda, nereye gittiğimizi sordu, söyledik. “Başka gün bulamadınız mı? İhtilâl oldu. Sokağa çıkma yasağı var.” dedi. Ne yapacağımızı şaşırmış halde eve döndük. Ben de gözlerimde devrim yapmayı aynı gün düşünmüşüm herhalde…

-Mustafa Girgiç

“En güzel duvar resmi”
Malum, duvarlara slogan yazma sanatının zirveye çıktığı zamanlar… Yazıların üstünü boyarsın, bir daha yazarlar. “Silenlere zarar veriyorlarmış…” söylentileri de korkutuyor bir yandan. En rahat bizdik. Bizim mahalleyi kontrol eden ülkücülerdi. İçlerinden yetenekli biri de duvarımıza, kocaman bir “dağın üzerinde uluyan kurt” resmi çizmişti. Bırak rahatsız olmayı, en güzel resim bizim duvarda diye övünürdük…

-Mustafa Girgiç

“Kurşun adres sormadı”
İki katlı evimizin bizim kaldığımız ikinci katında, yola bakan küçük bir oda var. Zamanında burada geceleri anneannemle kızkardeşim yatardı. Bir sabah baktık ki pencere camının alt köşesinde bir delik. Etrafı da çatlaklarla dolu. Gece kurşun atıldığını düşündü babam. Duvarlara baktık, bir şey bulamadık. Polise de bildirmedik. Odadakilere bir zarar gelmemesini, anneannemin devamlı okuduğu Kur’ân ve dualara bağladılar. Biz çocuklar için eğlenceli fakat biraz da korkulu günlerdi…

-Mustafa Girgiç

“Hüsranla biten dağcılık oyunu”
Evimizin bulunduğu sokağın hemen aşağısında, şimdi yol olan bölge kayalıktı. İrili ufaklı kayalar, aralarındaki geçitler vs. ile bulunmaz bir oyun mekanıydı. Kovboyculuk, hırsız-polis gibi oyunlar için biçilmiş kaftandı. Bir gün yine birkaç çocuk toplandık, burada vakit geçiriyoruz. Komşu kız çocuklarından biri, üç dört metrelik bir urgan bulup getirmiş. Dağcılık oynamaya karar verdik. Ben yol göstermeye kalktım (!). İpin bir ucunu, yüksekçe bir kayanın tepesine güzelce bağladım. İpin sahibi kıza da tırmanmasını söyledim. Yaklaşık 1 metre tırmanmıştı ki ip kopmasın mı? Düşüşünü ve totosunun üstünde 10-20 santim zıplamasını unutamıyorum. Elbette üzüleceğimize, yerlere yatarak gülmüştük…

-Mustafa Girgiç

“Meşe ortaklığı”
Karşımızdaki evlerden birine yeni komşular taşınmıştı kiracı olarak. Afyonkarahisar’dan göç etmişler. Akranım bir oğulları vardı, haliyle arkadaş olduk. Benim aksime açıkgöz biriydi. O güne kadar elbette meşe (misket) oynardım fakat ciddi ciddi ütüp ütülmecesine (meşeleri ya kazanırsın ya da kaybedersin) oynamaya alıştırdı. Kısa bir süre sonra ortaklık teklif etti. O ustalığını konuşturacak, ben de biriktirdiğim bir sürü meşeyi oyuna koyacaktım. Oynaya oynaya meşelerimiz çoğaldı. Bir sabah kötü bir haber verdi ortağım. Gece divanın üstünde uyuyakalmış, meşeler cebinden dökülmüş. Oynamasına karşı olan babası da bunu görünce hepsini sobaya atıp yakmış. Ortaklığımız bitmişti. Kandırılmışmıydım yoksa… :)

-Mustafa Girgiç

“İğneci Kezban Teyze”
Bizim mahallenin unutulmazlarından biri de iğneci Kezban Teyze’ydi. Zamanında iğne vurmayı öğrenmiş bir şekilde. Eşi Adil Amca emekli astsubaydı, belki de onun sayesindedir bilmiyorum. O zamanlar eczanelerde tanesi 25 kuruşa şırınga mı var? Kezban Teyze, ihtiyacı olan herkese iğne vurmayı gönüllü olarak üstlenmişti. Hiç para almazdı. Her gün, elinde iğne tabağı, o ev senin bu ev benim gidip gelirken görebilirdiniz. Gece gündüz farketmezdi, ne zaman çağırsak gelirdi. Dört çocuğu vardı üstelik, o dönemde çok küçük olmasalar da…Gelince ilk işi, tabağının içine su doldurup şırıngayı kaynatmak olurdu. O zaman sterilizasyon böyle sağlanıyordu. Benim gibi mızmız çocuklara iğne yaparken çeşitli oyunlarla rahatlatmayı da ihmal etmezdi. Hastalığımızda yanımızda olan oydu. Sohbetimizde bizimle beraberdi. Sofrasında ağırlar, soframıza otururdu. Bacağımda iltihaplanan ve kimseye dokundurmadığım et benini patlatıp iyileştiren de oydu. Yalnız bir kazık (!) da atmıştı bana. Sütün kaymağını sevmezdim, içerken ağzıma gelirse tiksinirdim. Bu yüzden bizimkiler, şimdilerde isteseniz de bulamayacağınız o kaymakları süzmek zorulda kalırdı. Bir gün Kezban Teyze’nin evindeydim. Bana süt ikram etti. Utangaç olduğumu ve itiraz edemeyeceğimi bildiğinden içine kaymak doldurmuş. Nasıl kendimi tutarak, zorla içtiğimi bir Allah, bir de ben biliyorum. O ise muzip muzip gülümsüyordu karşımda. Daha sonra da bizimkilere övünerek anlamıştı, bana kaymaklı süt içirdiğini. Kulakları çınlasın. Allah razı olsun…

-Mustafa Girgiç

“Terzinin azizliği…”
Bir dönem, günbatımında yüzen yelkenli resmi bulunan kumaşlar moda olmuştu. Bunlardan gömlek diktirilirdi. Terzi de o resmi tam sırta getirirdi. Böylece ayaklı tablo gibi gezilirdi. Ben de heves etmiştim. Bir bayram için bana da o kumaştan alındı ve gömlek diktirildi. Giyince ne göreyim, bizim terzi resmi yatık denk getirmiş. Yelkenli yana değil, aşağıya doğru yüzüyor. Can sıkıntısını tahmin edersiniz. Bayram üstü; düzeltme, değiştirme imkanı da yok. İstemeye istemeye giydim. El öpmeye gittiğim yerlerde, “Gömleğin ne güzelmiş.” diyenlere hemen açıklama yapıyordum, “Aslında resmin düz olması gerekiyor da, terzi yanlış kesmiş de… vs. vs.” Komşularımızdan birinin yetişkin kızı, buna rağmen çok güzel göründüğünü, hatanın hiç belli olmadığını söyleyince nasıl sevinmiştim ama…

-Mustafa Girgiç

“Arkadaşlar için neler yapılmazdı ki?”
Yıl 1987. Yer: Ankara
Hem üniversitede son sınıfta okuyor, hem de bir pazarlama firmasında çalışıyorduk. Öğle arasında da pazarlama arabasıyla birlikte fakülteye gelmiştik. Aracın şoförü, patronun yeğeni ve hem ev arkadaşım, hem iş arkadaşım olan Hasan’la birlikte fakülte önüne gelmiştik. O gün de fakülte önünde okuldan atılmaları protesto eden bir oturma eylemi de yapılıyordu. Patronun yeğeni ile Hasan’ın tartıştıklarını ve onun üzerine yürüdüğünü gördüm. Patronun yeğeni de yaklaşık 130 kg kadar bir azmancıktı. Hemen müdahale ettim ve patronun yeğenini yere yatırarak vurmaya başladım. Gözüm o kadar dönmüş ki, sürekli kafasına doğru vurmaktan bilek tarak kemiğim kırılmış ve ben bunun farkına arkadaşımı hastaneye götürdüğümde farketmişim. O yıllarda dostluklar ve arkadaşlıklar hiçbir şeye satılmazdı. Gerekirse kendimizi feda edecek kadar karşılıksız severdik.
Seksenler dizisi, bana arkadaşlıkları ve onlar için yaptığımız sorgusuz sualsiz fedakarlıkları hatırlattı. Gözlerim dolarak, geçmişe dalarak özlemle izliyorum.
Tüm proje ekibine, oyunculara, yapımcılarına ve yönetmenlerine teşekkür ediyorum.
Bir teşekkür de o yıllarımızn tek kanalı olan TRT’ye. O siyah-beyaz TRT’yi de çok özlemişiz.

-İsmail Gökdayı